9 Şubat 2012 Perşembe

Bana gene mektup var ama bu sefer yıl 1979 değil 2012

Ağlıyoruuum. Birikti biriktide söküldümü ne. Gözler iki çeşme susturabilene aşk olsun.
Hani geçen bi mektuptan bahsetmiştim işte ondan bi tane daha geldi bu gün.

Gurbet yollarının çilesiydi ayrılıklar
Hasret yarasının merhemiydi mektuplar,
Şimdi mazide kalan sararmış mektuplar
Sarıyor ruhumu yaşlanmış hatıralar
Semra ASLAN
09.02.2012

Ablacığım seni seviyorum. Bana verdiğin sonsuz karşılıksız sevgi için teşekkürler.

Pembe Şeker Bursa


Gene Bursam bembeyaz. Sabah camdan gördüğüm manzara budur : )
İnsana huzur veren, mutluluk veren, umut veren beyaz....

Öylesine bir iki fotoğraf çekeyim dedim üstelik telefonla. Güzelliğe bakarmısınız. Heryer pamuk şekeri gibi. Bu kar nasıl pembe olmuş diyenlere :)) Sadece kırmızı şemsiyemin yansıması.

Rabbim herşeyi nasılda özenmişte yaratmış. Nasılda güzellikler sunmuş bize. Sabah sabah bu manzara, bu güzellikler nasılda iyi geldi bilemezsiniz. Ve ben bu günü pamuk şeker perşembe ilan ettim. İnşallah pamuk şekeri tadında günümüz olur.
Hepinizi kucaklıyorum.
Sevgiyle, Aşkla...

5 Şubat 2012 Pazar

07.12.1979 Küçücük bi yürek mutlu olsun diye mektup var

Hep çok sevildim, sevdimde. Küçücük yüreğimle çok erken hasreti tattım. Anılarıma sıkı sıkıya tutundum yüreğimi ferahlattım.




Pazar pazar eşelenirken buldum bu mektubu. Bi daha bi daha okudum çok duygulandım. Almanya-Türkiye arası git-gel yaşayan bütün dostlarım anlar neler hissettiğimi.
Ben şanslıydım Türkiye'de ki ailem sardı sarmaladı beni çok sevdim onları ve hala çok seviyorum. Ama ayrılık, ayrılık öyle zordu ki, aradan geçen onca yıla rağmen hala yüreğimde yaşıyorum o acıyı.

Oyyyy benim şu anda temizlik yapıyo olmam lazımdı. Gene gittiim nerelere.
Burası bi nevi günlük ya benim için çok çok önemli bu mektubu da kayıt altına almak istedim.
Canım Bartın ailesine bir kez daha sevgimi hissettirmek, teşekkür etmek istedim. Allah milyonlarca kez razı olsun kendi evlatları, kardeşleri gibi sahip çıktıkları için. Desteklerini hep hissettirdikleri için.

Mutlu Pazarlar Canlar
Sevgiyle, Aşkla...

1 Şubat 2012 Çarşamba

İnsanın anavatanı çocukluğudur

Lütfen sonuna kadar okuyun, özellikle çocuğu olan arkadaşlarım. İnanın hala gözlerim dolu dolu...

İnsanın anavatanı çocukluğudur

Bir gün seminere başlamadan önce kısa boylu güler yüzlü birisi geldi,

- Hocam elinizi öpmek istiyorum, dedi.

- Ben el öptürmekten pek hoşlanmam dedim, Aramızda şöyle bir konuşma yer aldı:

- Hayrola, neden elimi öpmek istedin?
- Hocam, üç sene önce sizin bir seminerinizi katıldım. Hayatım değişti.
O seminerden sonra daha mutlu bir ailem var ve size teşekkür etmek istiyorum; onun için elinizi öpmek istedim.
- Ne oldu, nasıl oldu?
- Üç yıl önce şirketimizin organize ettiği iki günlük bir seminerde bizimle beraberdiniz. O seminerin bitişine doğru dediniz ki,

"Bir insanın anavatanı çocukluğudur. Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur. Bir annenin, bir babanın en mühim vazifesi, çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına ve ebedi yanında kalacak bilgileri zamanında öğrenmesine fırsatlar oluşturmasıdır."
Bir süre sustu, bir şey hatırlamak ister gibi düşündü, sonra konuşmaya devam etti:
- Hatta daha da ilerisi için söylediniz; dediniz ki,

"Bir milletin en mühim vazifesi yine çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına fırsatlar oluşturmasıdır."

Ben bir baba olarak sizi duyduğum zaman kendi kendime düşündüm:

"Ben bir baba olarak çocuğumun çocukluğunu doya doya yaşamasına fırsatlar oluşturuyorr muyum? Böyle bir sorunun o zamana kadar hiç aklıma gelmediğini fark ettim. Ben ne yapıyorum, diye düşündüm.
Benim yaptığım sanırım birçok babanın yaptığının aynısıydı. Dokuz yaşındaki oğlum ben işten eve gelince beni görmemeye, benden kaçmaya çalışıyordu.
Neden kaçmaya çalışıyordu, biliyor musunuz, Hocam?
- Hayır, neden?
- Çünkü onu görünce hemen şu soruyu soruyordum. "Oğlum bugün öğretmeninin verdiği vazifeleri yaptın mı?" Tuhaf tuhaf bakıyor, gözünü kaçırıyor, daha da sıkıştırınca, hayır anlamına gelen, "cık" sesinden mada birşey duymuyordum.

Kızıyordum, söyleniyordum, "Niye yapmıyorsun ödevini!" diyordum. Aramızda devamlı tartışmalar, sürtüşmeler oluşuyordu. Tabii bunun sonucunda bütün aile huzursuz oluyordu.

Burada biraz sustu, soluklandı. Sanki hatırlamak istemediği anılar vardı; onların üstesinden gelmeye çalışıyordu. Sonra konuşmaya devam etti:
- Ben sizin seminerinizden çıktıktan sonra düşünmeye başladım. "Ben ne biçim babayım," diye kendime sordum. Seminer için geldiğim İstanbul'dan çalışma yerim olan Kayseri'ye gidinceye kadar otobüste bütün gece düşündüm ve sonra kendi kendime dedim ki, refikamla konuşayım, biz birlikte bir karar alalım. Diyelim ki bu çocuk isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama doya doya çocukluğunu yaşasın.
- Radikal bir karar!
- Evet, uçta bir karar, ama bu karar içime çok iyi geldi, Hocam. Gerginliğim, üzüntüm gitti, içim rahat etti. Ben eve gelince hayat arkadaşıma dedim ki, "hadi gel otur, konuşalım." Yemekten sonra oturduk konuştuk, çocuklar yattı biz konuşmaya devam ettik. Seminerde anlatılanları aktardım, böyle böyle böyle diye izah ettim ona ve en nihayet dedim ki, ya benim gönlümden ne geçiyor sana söyleyeyim. Bizim oğlumuz var ya bizim oğlumuz, o isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama çocukluğunu yaşasın! Şimdiye kadar onun çocukluğunu yaşamasıyla ile alakalı pek bir çaba göstermedik, bir şuurlu yol gösterici olmadık, oluruna bıraktık. Gel şimdi değiştirelim bunu.
- Refikanız ne dedi?
- Hocam biliyor musun ne oldu?
- Ne oldu?
- Karım hayretle bana baktı ve dedi ki, "Bu ne biçim seminer be! Kim bu adam? Öyle şey mi olur; yok bizim ki çocukluğunu yaşayacakmış! Bizim çocuk çocukluğunu yaşarken öbürküler sınıflarını geçecek ilerleyecek! Öyle şey olmaz."
- Anlıyorum; anne olarak çocuğunun geride kalmasını istemiyor, kaygılanıyor!
- Fakat hocam ben pes etmedim, bırakmadım, mücadeleye devam ettim. Her gün, her akşam gece yarılarına kadar karımla konuştum. Üç gecenin sonunda bana, peki ne halin varsa gör, dedi.
- Pes etti, yani. Peki, sen ne yaptın?
- İşte onu dediği günün sabahı eşofmanımı, ayakkabımı şöyle kapının yanına bıraktım işe gittim; işten dönünce oğlumun gözüne baktım ve dedim ki, oğlum bugün doya doya oynadın mı? Bana hayretle baktı ve "Hayır!" anlamına gelen "cıkk" dedi. O zaman, hadi gel beraber aşağıya ineceğiz, oynayacağız, dedim. Eşofmanımı giydim, ayakkabımı giydim, onunla beraber sokağa çıktık. Pencereden arkadaşları bakıyorlarmış, onlar da sokağa çıktılar; birlikte sokakta oyun oynadık. Akşam saat altıdan sekiz buçuğa kadar sokaktaydık. Eve gelince toz toprak içindeyiz, beraber banyoya girdik, duş yaptık. Havluyla kuruladım, çok mutluyduk ve o günden sonra işten dönünce her gün onunla oynamaya başladım. Her gün, her gün, her gün oynadım. Yedi gün sekiz gün sonraydı galiba, bir gün banyodan çıkarken onu kuruluyorum havluyla, kolumu tuttu, bana döndü ve dedi ki, "baba ya, ben seni çok seviyorum." Hocam nefesim durdu, gözüm yaşardı, konuşamadım. Çünkü farkına vardım ki, şimdiye kadar sevdiğini hiç söylememişti. Düşündüm, şimdiye kadar hiç söylemediğinin farkında değildim; belki ömür boyu söylemeyecekti.
"Ne büyük tehlike!" diye düşündüm. Ömür boyu onun bana bu cümleyi söylemediğinin farkında olmayacaktım.

- Demek farkına vardın, seni tebrik ederim. Senin farkına vardığın bu durum birçok anne ve babanın farkında olmadığı gizil, örtük ama mühim bir tehlike!
- İçimde bir şükür duygusu, havluyla çocuğumu kuruladım ve giydirdim ve artık her gün oyun oynamaya devam ettik. Zaman geçti, iki hafta sonra okul, öğretmen veli buluşması için okula davet etti. Daha önceki veli buluşmalarında öğretmen, "Sizin oğlunuz akıllı bir çocuk, ama vazifelerini kargacık burgacık yazıyor, dikkat etmiyor. Sınıfta arkadaşlarını rahatsız ediyor, onları itiyor kakıyor, lütfen onunla konuşun. Ödevlerine ilgi gösterin, sınıfta arkadaşlarını rahatsız etmesin. Vazifelerini oğru dürüst yapsın," demişti. O sebeple öğretmen buluşmasına

gitmekten çekiniyordum. Bu davet gelince ben refikama dedim ki, hadi okuldaki buluşmaya beraber gidelim! Yok, dedi, sen tek başına gideceksin, ben gelmeyeceğim.

- Karınız gelmek istemedi!
- Hayır istemedi. Ya beraber gidelim, diye ısrar ettim hayır hayır sen yalnız gideceksin dedi. Ben yalnız gittim ve diğer veliler geldikçe sıra bende olduğu halde sıranın arkasına geçtim, sıranın arkasına geçtim ki başka kimse olmadan öğretmenle konuşayım, diye.
Mahcup olacağımı düşünüyordum. Her şeyin daha kötüye gittiğini düşünüyordum.
En nihayet bütün veliler öğretmenle konuşmalarını bitirip gittiler.
Sıra bende! Öğretmenin karşısına geçtim, bana baktı gülümsedi, siz ne yaptınız bu çocuğa, dedi. Hiç cevap vermedim, önüme baktım. Lütfen söyleyin ne yaptınız bu çocuğa, dedi. "Çok mu kötü hocam?" diye sordum. Gülümsedi, hayır, kötü değil, dedi. "Artık sınıfta arkadaşlarını hiç rahatsız etmiyor, ödevleri iyileşti, tam istediğim öğrenci oldu. Ne yaptınız bu çocuğa siz?"
- Herhalde bir baba olarak çok mutlu oldunuz?
- Hocam biliyor musunuz öğretmenin karşısında ağlamaya başladım. İnanamıyordum kulağıma, içimden, vay evladım, biz sana ne yaptık şimdiye kadar, duygusu vardı. Eve geldim, karım yüzüme baktı, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı. "O kadar mı kötü?" diye sordu. Ona da cevap veremedim Hocam, ona da cevap veremedim! Ağladım. Daha sonra anlattım.

Hocam onun için sizin elinizi öpmek istedim, teşekkür ediyorum.

Benim oğlumun ve onun küçüğü kızımın hayatı değişti.

Ailemin mutluluğu kurtuldu. Hakikaten bir insanın anavatanı çocukluğuymuş.

Anavatanı mutlu olan bir çocuk çalışmasını, okulunu her şeyini bütün gücüyle yapar ve orada başarılı olurmuş.

"Gel seni yeniden kucaklayayım!" dedim. Kucaklaştık.
"Çocuklar Gülsün diye!" yaşayalım. Çünkü insanın anavatanı çocukluğudur.

Çocuklar gülerek, oynayarak büyürse, sonunda büyükler güler.

Büyükler mutlu olup gülümseyince bütün memleket, bütün insanlık güler.
Çocukların gülmesine hizmet veren herkese selam olsun!

Doğan CÜCELOĞLU

Sevgiyle, Aşkla....
 

KAÇ KİŞİ ONLINE