16 Şubat 2013 Cumartesi

Nazan Bekiroğlu/ Nar Ağacı ve benim hikayem




Aslında bu postu çok önceden yazmalıydım da bir türlü nasip olmadı. Bilen bilir benim sıkı bir Nazan Bekiroğlu hayranı olduğumu. Daha öncede kitaplarından bahsetmiştim.

20 Aralık 2011 tarihinde Yusuf İle Züleyha'yı okumamla başladı tek taraflı tanışıklığımız. Arkasından Lâ *sonsuzluk hecesi* geldi. Ve diğerleri ve diğerleri... 1 sene içinde bütün kitaplarını okudum. Her biri bittiğinde bir hüzün kapladı içimi, niye bitti ki bitmesindi. Sabırla yeni kitabın çıkmasını bekledim. Bu arada Nazan Bekiroğlu ile ilgili bulduğum bütün yazıları, köşe yazılarını, her türlü kaynağı okudum.
Bi kere aklıma düştü, beni benden alan bu insanın sesini duymam lazımdı. Bakın görmek demiyorum, sesini duysam yetecek.
Uzun bir süre sesini duymam lazım diye diye Rabbim en sonunda nasip etti. Meğersem S. ablamın eşinin üniversite arkadaşı değilmiş mi Nazan Bekiroğlu. O. eniştem vesile oldu ve ben Nazan hocamın sesini duydum. Aynı görüntüsü gibi naif, zarif bir ses. Canlar konuşurken öleceğim zannettim. Koskoca insan oldum beni bu kadar heyecanlandıracak bir durum olabileceğini söyleseler inanmazdım. Ve bu kadarla da kalmadı, yollarımız bir şekilde başka bir arkadaşım sayesinde, birbirimizi görmesekte tekrar kesişti. Bu arada beklenen roman Nar Ağacı'da bir solukta okundu.

Ve geldi çattı asıl gün : )
Nihayet gözüm gözüne, ellerim ellerine değdi.



Nazan Bekiroğlu'nun yolu Bursamdan geçti : ) sesini duymam lazım derken Rabbim görmeyi de nasip etti. İmza gününden bir gece önce bütün kitaplarımı topladım. Allah'ım hangisini götürsem, onu bıraksam olmaz, bunu bıraksam olmaz... Hepsini götürsem diğer okuyuculara ayıp. Çok zor olsada sectim 4 tane. Gece hiç uyuyamadım heyecandan : )



Kitaplarım elimde, heyecan tavan : ) Öyle güzel, öyle naif ki. Evet dedim, bu kelimeler, bu sözler tam da böyle birinin kaleminden çıkardı. Herkese küçücükte olsa zaman ayırdı. Herkesin gönlüne küçücük bir anlık da olsa değmeye çalıştı. Bizim de küçük bir sohbetimiz oldu. Zaten birbirimizi biliyorduk da, nihayet gözlerimiz de buluştu.



Benim için yazdıklarını tekrar tekrar okuyorum : ) Bu resimde inanın dizlerimin titremesi hala geçmemiş. Az ileride tabureler var hemen oraya çöktüm :)) Hayatımın en güzel günleri arasına yerleştirdim bu günü. He bi de bu duygumu benimle adım adım paylaşan üç kişi var onlar olmasa olmazdı. Onlar benim bu coşkumu paylaşmasa, duygularım bu kadar tavan yapmazdı. A., Y., M.,ve S. ablam ve O.eniştem ve tabiki Nazan hocam. Buradan hepsine sonsuuz teşekkürler .
Şimdi sırada nasipse Trabzon'a gitmek var. Nazan Hocamın dersine girmek var.

Ve gelelim Nar Ağacın'a, okumaya doyamadım, bitsin hiç istemedim.

Ben Bursa'dan, Nazan hocam Trabzon’dan döküldük yollara. Adım adım dolaştık Tebriz'i, Tiflis'i, Batum'u, Bakü'yü. Bazen güldüm, bazen ağladım.
Anuş’a hiç kıyamadım. Çemil Kaptanı hatırlamak sıkıntılarımı dağıttı.
Setterhan ve Zehra’nın karşılaşmaları gönlümde ayrı yer etti.

-Nasılsınız? İnşallah keyfiniz yerindedir.
-İyiyim hamdolsun, ya siz nasılsınız?

Büyük hanımla gurur duydum, İsmail’se yüreğimi acıttı.

Benim atalarımda Yunanistan'dan mübadele ile Türkiye'ye göçmek zorunda kaldığı için daha da bir etkilendim. Çünkü onlarda benzer şeyler yaşadı.
Dedem hep anneanneme dermiş ki; "hayatta tek istediğim ölmeden gidip köyümü görmek". Dedeme nasip olmadı. Belki Rabbim bana nasip ederde giderim dedemin köyüne. Bende bir avuç toprak alırım da götürürüm dedemin mezarına. Belki bir parça serinletirim ruhunu. (İnşallah, amin)

Canlar istedim ki sevdiğim yerlerden bir iki satır alıntı yapayım, okumayanlarla paylaşayım. Ama ne mümkün, seçemedim ki. Kitabın çoğu satırını çizmişim. Demem o ki okuyun, mutlaka okuyun. Eminim çok beğeneceksiniz.

Tek satır; "Sen öyle çağırmasan ben böyle gelmezdim"

Sevgiyle ve Aşkla...





15 Şubat 2013 Cuma

Çok sempatik bişi : )




Canlaaarrr : )

Benim büyük ablacık ısrarla bloğunu güncelle deyince bende bi ses vereyim dedim.
Size ses verişimin bir tavayla olmasını istemezdim ama çok sevdim ben bu tavayı çoook. : ) Arzu eden Migrostan gayet de ucuz bir fiyata sahip olabilir ;)

Bana gelince çok şükür iyiyim, tembelliğe devam : ).Tabi ki boş duramıyorum ama nedense bir türlü fotoğraflayıp paylaşma aşamasına geçemiyorum. Bugün gaza geldim bi dolaştım sizleri, baktımda ne kadar güzel şeyler yapmışsınız, emeğinize sağlık.

Hepinizi çook özledim. Sardım,sarmaladım, kucakladım. Sevgiyle...

30 Eylül 2012 Pazar

Leyla'nın Evi / Livaneli


-

-İnsanlar yaşlanıyordu, bunun ayrıcalığı yoktu ama yaşlanan insanların bir kısmı olgunlaşmış olarak, bir kısmı ise olgunlaşmadan ölüyordu. Bunun püf noktası ise bir insanın "Nasıl görünüyorum?" sorusundan, "Nasıl görüyorum?" aşamasına geçmesiydi.

Leyla'nın Evi/ Livaneli (syf:165)

Kitapta bahsi geçen 1930 başlarında yayınlanmış adab-ı muaşeret kitaplarından alıntılar;

" Vapurda, trende, tramvayda, tünelde hülasa bütün nakil vasıtalarında yanınıza rastlayan bayanı öyle yiyecek gibi süzmeyiniz. O bir moda mankeni değildir ki üstünü başını seyredesiniz."

"Bilhassa yaz sıcaklarında gezip tozduktan sonra trende veya vapurda otururken ayağınızı sıkan veya nasırınızı acıtan iskarpininizi usulcacık çıkartıyor ve havalandırıyor musunuz? Bu adi hareketi yapmağa canınızın yanmasını tercih ediniz."

"Nakil vasıtalarında diz boğumlarını sıkıyor diye diz kapaklarınızdan aşağıya simit gibi kıvırdığınız çoraplarınızla sakın oturmayınız. Bu hem gülünç, hem de adiliktir. Jartiyeriniz yoksa paça lastiğinizi bollaştırınız. Laubaliliğin bu kadarı olmaz"

Leyla'nın Evi/ Livaneli (syf:183-184)

Kitabın Arka Kapak Yazısı

Kimi zaman bir savaş bir kentin, bir ülkenin kaderini değiştirir, kimi zaman bir tek kişi koca bir ailenin…

Leyla: Yalılarda doğmuş büyümüş bir paşazade, bir Osmanlı soylusu…

Ali Yekta: Uşaklık kaderini değiştirme ihtirasıyla yanıp tutuşan bir İstanbullu…

Rukiye-Roxy: Almanya’da doğmuş, seks modelliği yapmış bir hip-hop’çı…

Livaneli, birbirini hiç tanımayan bu üç ayrı kişiliğin yaşamını, bir “İstanbul romanı”nda birleştiriyor.

Kentlisi-köylüsü, varsılı-yoksulu, din hocası, söz sahibi bankacısı, gazetecisi… Her birinin bir nedenle ötekinin yaşamına girdiği, onu değiştirdiği günümüz Türkiyesi… Ve bir roman kahramanı gibi öne çıkan pırıltılı Boğaziçi’nde, Bosnalılar Yalısı’nın ilginç dünyası…

Bu aralar ben mi çok duygusalım yoksa okuduklarım, izlediklerim mi beni bu hale getiriyor bilemedim.

Leyla'nın Evi zaman zaman çok duygulandığım, sıcacık bir o kadar da dokunaklı bir hikaye. Bitirene kadar elimden bırakamadım, ben çok sevdim eminim sizlerde seversiniz.

Sevgiyle ve Aşkla ;)

18 Eylül 2012 Salı

Hayat Bazen Zor Ama Çoğunlukla Güzel : )


11. Eylül…
Kimimize göre iyi, kimimize göre kötü bir sürü şey çağrıştıran 11 Eylül.

2 gün çekilen çılgın ağrılar sonucun da soluğu hastanede alıyorum. Sol ayak parmaklarım savaşmaktan vazgeçmiş, çok güçsüzler. Durumum biraz gecikmiş gibi görünüyor. Ama bana umut veren bir çift gülümseyen göz, seni kesicem yapıcak bişey yok diyor. Tamam diyorum HER ŞEYE RAZIYIM yeter ki ağrım son bulsun, ama sabah kes ailem yanımda olsun.

Henüz ayağımda güç kaybı olmadığı için gönlüm bir parça rahat. Ağrımı sonlandırmak için çakıyorlar dolantini, ohhh ağrıda kesiliyor keyfim tıkır. Sabah yeşilleri giyip güle oynaya fotolar çektiriyorum. Görevli sedyeyi getiriyor. Tam sedyeye gidecekken sendeliyorum. Anlıyorum ki ayakta gitmiş. Ameliyattan korkmuyorum ama beni uyutma işi uzadıkça endişelerim artmaya başlıyor. Şakaya gelmez bel fıtığı ameliyatı, sinir bir zedelenirse bittim. Allah korusun felç bile kalabilirsin. Neyse ki beni uyutuyorlar, kendimi Allah’a emanet ediyorum gerisi hayal alemi….

Saat 11:20 İlk hatırladığım iyimisin sorusu, iyiyim diyorum ama sesim çıkıyor mu emin değilim ve inanılmaz bir üşüme. Sadece üzerimi örtsünler istiyorum.

Derken doktorum geliyor, bileğini oynat ayağını kendine çek diyor. Cıx ayakta tık yok. Önce sallamıyorum çünkü daha ameliyattan yeni çıkmışım. Doktor gidip gelip ayağını oynat dedikçe ve gülen gözleri endişeli bakışlara dönüştükce anlıyorum ki bir terslik var. Sadece diyor ki, bu bir süreç düzelecek. İyi hoş süreç de bu süreç 1 hafta mı? 1 ay mı? 1 yıl mı? Ve devam eden 3-4 saat içime kapanıyorum, uyuyor numarasındayım.
Sonraki konuşma daha beter. Bir süre (o süre belirsiz) koltuk değnekleriyle yürümelisin, yanında biri olsun, yalnız herhangi bir şey yapma. Senden tek istediğim şey düşme...

İç hesaplaşma başlıyor.
Düzelir miyim? Düzelmezsem ne olur? Her türlü yalnızlığı seven ben birilerine bağımlı nasıl yaşarım? Kimseden kolay kolay birşey isteyemeyen ben insanlara yük olacağım vs. vs. vs.
Sonrasında kabullenme, kendimi teselli etme kısmı geliyor. Beterin beteri var en azından destekle yürüyebilirim. Ya hiç yürüyemeyecek olsaydım. Şükret haline. Endişe içindeyim.

O arada Çaçacım geliyor. Benim durumuma benzer bir olay yaşayan tanıdığını anlatıyor, her şeyin yoluna girdiğini söylüyor. İşte bu benim ihtiyacım olan küçücük bir kıvılcım, UMUT.
Derken odayı iş arkadaşlarım dolduruyor. O depresif halden manik hale geçiyorum. Sanki hiçbir sorun yokmuş gibi sürekli gülüyorum ve konuşuyorum. Yıldız ablamın ve Çaçamın şifalı elleri benim bacakta, sürekli bir masaj halindeler.

Derken benim ayak 1cm cikte olsa hareket kazanıyor. Gece bir ara beni yürütüyorlar, ayağımın durumu fena değil. Gözüm koridordaki tv ye takılıyor. Türkiye 2 Estonya O. Tüh diyorum maçı da izleyemedik. Kendime gülüyorum. Azıcık gözüm açıldı ya birden maç önem kazandı. Ve saat 24:00 de canım sol ayağ eski hareketine ve neşesine kavuşuyor :)))) Doktorumu bulup beni de şifa görenler hanesine yazmasını söylemek için can atıyorum :)) Yüzüm de güller açıyor :)))

Ve bugün kontrole gidiyorum. Soruyorum doktoruma, içimde ki çingene kalabilir mi? :)))) Kalsın diyor, yapmak istediğin herşeyi yapabilirsin :))))

Bildiğim bir şey var ki ben Allah’ın sevdiği kuluyum. Derdi veren, dermanı da veriyor. Mutluyum…

Bu süreç de farkettiğim en kıymetli şeyse dostlarım. Etrafıma şöyle bir bakıyorum da ben hep kötü gün dostu biriktirmişim, iyi günde dost bulmak kolay. Ben çok şanslıyım.

Dostlarııım hangi birinizin adını yazayım ki, her birinize tek tek tek tek teşekkür etmek istiyorum yanımda olduğunuz ve olmaya devam ettiğiniz için.
Çok şanslıyım ailem hep yanım da olduğu için.
Huriye ablama teşekkür etmek istiyorum. Gördüğüm anda güven duymamı sağlayan doktorumla beni buluşturduğu için.

Ve sıra geldi baş kahramanıma :))
Doktorum Op.Dr. Alper Türkkan’a milyonlarca kez teşekkür etmek istiyorum. Gülen gözleriyle bana cesaret verdiği ve başarılı operasyonum için.

Sevgiyle...

31 Ağustos 2012 Cuma

Küçük Prens-Antoine de Saint-Exupery


Çocuk kitabı deyip geçmeyin, son sayfaları gözlerimden yaşlar süzüle süzüle okudum. Bu kitap kaç yaşımda olursam olayım, daima en sevdiğim kitaplar arasında olacak.

Uzun uzadıya bi şeyler yazmak istemiyorum. Sadece kendimce sevdiğim bazı yerleri sizlerle paylaşmak istiyorum. Hem size hem bana küçük küçük notlar;

* Yetişkinler böyledir işte. Onlara karşı hoş görülü olmak gerekir.
Bizim gibi yaşamı anlayanlar için sayıların ne önemi var.*

*Acaba herkes kendi gezegenini bulabilsin diye mi yıldızlar böylesine parlıyor?
Gezegenime bak, tam üstümüzde! Ama ne kadar uzak!*

* Tilki konuşmaya başladı:
-Her gün aynı saatte gelirsen iyi olur. Örneğin her gün saat dörtte gelirsen,
ben saat üç olunca sevinmeye başlarım. Sen gelene kadar heyecanım artar, geldiğinde de sana yansır.*

*Sırrım şu: İnsan gerçekleri yalnız gönül gözüyle görebilir. Hakikatin özü gözle görülemez.*

* Bir yıldızdaki çiçeği seversen gökyüzüne bakmak mutluluk verir.*

* Yetişkinler ne kadar da garipler.* Küçük Prens

İçimdeki çocuk hiç büyümesin istiyorum. Hayata daima Küçük Prens bakışıyla bakabilmeyi diliyorum.

Sevgiyle ve Aşkla...

INSTAGRAM bybucanni

 

KAÇ KİŞİ ONLINE