30 Eylül 2012 Pazar

Leyla'nın Evi / Livaneli


-

-İnsanlar yaşlanıyordu, bunun ayrıcalığı yoktu ama yaşlanan insanların bir kısmı olgunlaşmış olarak, bir kısmı ise olgunlaşmadan ölüyordu. Bunun püf noktası ise bir insanın "Nasıl görünüyorum?" sorusundan, "Nasıl görüyorum?" aşamasına geçmesiydi.

Leyla'nın Evi/ Livaneli (syf:165)

Kitapta bahsi geçen 1930 başlarında yayınlanmış adab-ı muaşeret kitaplarından alıntılar;

" Vapurda, trende, tramvayda, tünelde hülasa bütün nakil vasıtalarında yanınıza rastlayan bayanı öyle yiyecek gibi süzmeyiniz. O bir moda mankeni değildir ki üstünü başını seyredesiniz."

"Bilhassa yaz sıcaklarında gezip tozduktan sonra trende veya vapurda otururken ayağınızı sıkan veya nasırınızı acıtan iskarpininizi usulcacık çıkartıyor ve havalandırıyor musunuz? Bu adi hareketi yapmağa canınızın yanmasını tercih ediniz."

"Nakil vasıtalarında diz boğumlarını sıkıyor diye diz kapaklarınızdan aşağıya simit gibi kıvırdığınız çoraplarınızla sakın oturmayınız. Bu hem gülünç, hem de adiliktir. Jartiyeriniz yoksa paça lastiğinizi bollaştırınız. Laubaliliğin bu kadarı olmaz"

Leyla'nın Evi/ Livaneli (syf:183-184)

Kitabın Arka Kapak Yazısı

Kimi zaman bir savaş bir kentin, bir ülkenin kaderini değiştirir, kimi zaman bir tek kişi koca bir ailenin…

Leyla: Yalılarda doğmuş büyümüş bir paşazade, bir Osmanlı soylusu…

Ali Yekta: Uşaklık kaderini değiştirme ihtirasıyla yanıp tutuşan bir İstanbullu…

Rukiye-Roxy: Almanya’da doğmuş, seks modelliği yapmış bir hip-hop’çı…

Livaneli, birbirini hiç tanımayan bu üç ayrı kişiliğin yaşamını, bir “İstanbul romanı”nda birleştiriyor.

Kentlisi-köylüsü, varsılı-yoksulu, din hocası, söz sahibi bankacısı, gazetecisi… Her birinin bir nedenle ötekinin yaşamına girdiği, onu değiştirdiği günümüz Türkiyesi… Ve bir roman kahramanı gibi öne çıkan pırıltılı Boğaziçi’nde, Bosnalılar Yalısı’nın ilginç dünyası…

Bu aralar ben mi çok duygusalım yoksa okuduklarım, izlediklerim mi beni bu hale getiriyor bilemedim.

Leyla'nın Evi zaman zaman çok duygulandığım, sıcacık bir o kadar da dokunaklı bir hikaye. Bitirene kadar elimden bırakamadım, ben çok sevdim eminim sizlerde seversiniz.

Sevgiyle ve Aşkla ;)

18 Eylül 2012 Salı

Hayat Bazen Zor Ama Çoğunlukla Güzel : )


11. Eylül…
Kimimize göre iyi, kimimize göre kötü bir sürü şey çağrıştıran 11 Eylül.

2 gün çekilen çılgın ağrılar sonucun da soluğu hastanede alıyorum. Sol ayak parmaklarım savaşmaktan vazgeçmiş, çok güçsüzler. Durumum biraz gecikmiş gibi görünüyor. Ama bana umut veren bir çift gülümseyen göz, seni kesicem yapıcak bişey yok diyor. Tamam diyorum HER ŞEYE RAZIYIM yeter ki ağrım son bulsun, ama sabah kes ailem yanımda olsun.

Henüz ayağımda güç kaybı olmadığı için gönlüm bir parça rahat. Ağrımı sonlandırmak için çakıyorlar dolantini, ohhh ağrıda kesiliyor keyfim tıkır. Sabah yeşilleri giyip güle oynaya fotolar çektiriyorum. Görevli sedyeyi getiriyor. Tam sedyeye gidecekken sendeliyorum. Anlıyorum ki ayakta gitmiş. Ameliyattan korkmuyorum ama beni uyutma işi uzadıkça endişelerim artmaya başlıyor. Şakaya gelmez bel fıtığı ameliyatı, sinir bir zedelenirse bittim. Allah korusun felç bile kalabilirsin. Neyse ki beni uyutuyorlar, kendimi Allah’a emanet ediyorum gerisi hayal alemi….

Saat 11:20 İlk hatırladığım iyimisin sorusu, iyiyim diyorum ama sesim çıkıyor mu emin değilim ve inanılmaz bir üşüme. Sadece üzerimi örtsünler istiyorum.

Derken doktorum geliyor, bileğini oynat ayağını kendine çek diyor. Cıx ayakta tık yok. Önce sallamıyorum çünkü daha ameliyattan yeni çıkmışım. Doktor gidip gelip ayağını oynat dedikçe ve gülen gözleri endişeli bakışlara dönüştükce anlıyorum ki bir terslik var. Sadece diyor ki, bu bir süreç düzelecek. İyi hoş süreç de bu süreç 1 hafta mı? 1 ay mı? 1 yıl mı? Ve devam eden 3-4 saat içime kapanıyorum, uyuyor numarasındayım.
Sonraki konuşma daha beter. Bir süre (o süre belirsiz) koltuk değnekleriyle yürümelisin, yanında biri olsun, yalnız herhangi bir şey yapma. Senden tek istediğim şey düşme...

İç hesaplaşma başlıyor.
Düzelir miyim? Düzelmezsem ne olur? Her türlü yalnızlığı seven ben birilerine bağımlı nasıl yaşarım? Kimseden kolay kolay birşey isteyemeyen ben insanlara yük olacağım vs. vs. vs.
Sonrasında kabullenme, kendimi teselli etme kısmı geliyor. Beterin beteri var en azından destekle yürüyebilirim. Ya hiç yürüyemeyecek olsaydım. Şükret haline. Endişe içindeyim.

O arada Çaçacım geliyor. Benim durumuma benzer bir olay yaşayan tanıdığını anlatıyor, her şeyin yoluna girdiğini söylüyor. İşte bu benim ihtiyacım olan küçücük bir kıvılcım, UMUT.
Derken odayı iş arkadaşlarım dolduruyor. O depresif halden manik hale geçiyorum. Sanki hiçbir sorun yokmuş gibi sürekli gülüyorum ve konuşuyorum. Yıldız ablamın ve Çaçamın şifalı elleri benim bacakta, sürekli bir masaj halindeler.

Derken benim ayak 1cm cikte olsa hareket kazanıyor. Gece bir ara beni yürütüyorlar, ayağımın durumu fena değil. Gözüm koridordaki tv ye takılıyor. Türkiye 2 Estonya O. Tüh diyorum maçı da izleyemedik. Kendime gülüyorum. Azıcık gözüm açıldı ya birden maç önem kazandı. Ve saat 24:00 de canım sol ayağ eski hareketine ve neşesine kavuşuyor :)))) Doktorumu bulup beni de şifa görenler hanesine yazmasını söylemek için can atıyorum :)) Yüzüm de güller açıyor :)))

Ve bugün kontrole gidiyorum. Soruyorum doktoruma, içimde ki çingene kalabilir mi? :)))) Kalsın diyor, yapmak istediğin herşeyi yapabilirsin :))))

Bildiğim bir şey var ki ben Allah’ın sevdiği kuluyum. Derdi veren, dermanı da veriyor. Mutluyum…

Bu süreç de farkettiğim en kıymetli şeyse dostlarım. Etrafıma şöyle bir bakıyorum da ben hep kötü gün dostu biriktirmişim, iyi günde dost bulmak kolay. Ben çok şanslıyım.

Dostlarııım hangi birinizin adını yazayım ki, her birinize tek tek tek tek teşekkür etmek istiyorum yanımda olduğunuz ve olmaya devam ettiğiniz için.
Çok şanslıyım ailem hep yanım da olduğu için.
Huriye ablama teşekkür etmek istiyorum. Gördüğüm anda güven duymamı sağlayan doktorumla beni buluşturduğu için.

Ve sıra geldi baş kahramanıma :))
Doktorum Op.Dr. Alper Türkkan’a milyonlarca kez teşekkür etmek istiyorum. Gülen gözleriyle bana cesaret verdiği ve başarılı operasyonum için.

Sevgiyle...

31 Ağustos 2012 Cuma

Küçük Prens-Antoine de Saint-Exupery


Çocuk kitabı deyip geçmeyin, son sayfaları gözlerimden yaşlar süzüle süzüle okudum. Bu kitap kaç yaşımda olursam olayım, daima en sevdiğim kitaplar arasında olacak.

Uzun uzadıya bi şeyler yazmak istemiyorum. Sadece kendimce sevdiğim bazı yerleri sizlerle paylaşmak istiyorum. Hem size hem bana küçük küçük notlar;

* Yetişkinler böyledir işte. Onlara karşı hoş görülü olmak gerekir.
Bizim gibi yaşamı anlayanlar için sayıların ne önemi var.*

*Acaba herkes kendi gezegenini bulabilsin diye mi yıldızlar böylesine parlıyor?
Gezegenime bak, tam üstümüzde! Ama ne kadar uzak!*

* Tilki konuşmaya başladı:
-Her gün aynı saatte gelirsen iyi olur. Örneğin her gün saat dörtte gelirsen,
ben saat üç olunca sevinmeye başlarım. Sen gelene kadar heyecanım artar, geldiğinde de sana yansır.*

*Sırrım şu: İnsan gerçekleri yalnız gönül gözüyle görebilir. Hakikatin özü gözle görülemez.*

* Bir yıldızdaki çiçeği seversen gökyüzüne bakmak mutluluk verir.*

* Yetişkinler ne kadar da garipler.* Küçük Prens

İçimdeki çocuk hiç büyümesin istiyorum. Hayata daima Küçük Prens bakışıyla bakabilmeyi diliyorum.

Sevgiyle ve Aşkla...

22 Temmuz 2012 Pazar

Peçete Transferi

Şincik niyet ettim peçete transferi yapmaya. Yaptığım şeyin adı transfer mi ondan da çok emin değilim ama yaptım işte bişiler :)
Şincik bu gördüğünüz kıymetli fıstık kutusunu aldım. Kıymetli çünkü bunu ve bilimum arkadaşlarını hava alanında uçağa sokabilmek için çok çabalar harcadıydım :)
Sonracığıma sevgili Elif'imin peçete kolleksiyonuna el koyarak (bi zamanlar benim de vardı ama bi grip anımda yok olup gittiler :P) ilk denememi yapmaya karar verdim. Yaptığım tek şey Sevgili Gülşah'ımın bana hediye ettiği peçete tutkalıyla peçeteyi fıstık kutusuna yapıştırmak oldu. E zor değilmiş :)
Sonra ne mi yaptım. En değerli fıstık kutuma gözyaşı çiçeğini ekerek sevgili Çaça'cığıma hediye ettim. Hadi kalın sağlıcakla... Sevgiyle ve Aşkla

19 Temmuz 2012 Perşembe

Puzzle Saat

Bilen bilir ailecek puzzle yapmaya deli oluyoruz. Artık kendim için yapamıyodum çünkü evde bi sürü oldular. D&R da bu saati görünce hemen atladım. Bi de saatim puzzledan olsa nolur ki söz kendim için başka yapmıcam :P Ablacıkla oturduk bi çırpıda zevkle yapıverdik.
Saat puzzle normal puzzle a göre yuvarlak olduğu için bi parça daha uğraştırıyor ama parçaları az olduğu için kurtarıyor durumu. Şimdi bi tanesini daha kestirdik gözümüze ama valla benim için değil ablacık için :))
Çok sevdim ben bunu yaff, tek sorun Kız Kulesi yanlız seyredilmezmiş onu napcas bilmem :P Haydi Kalın sağlıcakla... Sevgiyle ve Aşkla...

18 Temmuz 2012 Çarşamba

Hayat Paylaşınca Güzel


Oldum olası iyi bir dinleyici oldum. Derdi olan bana gelsin nasıl yaptığımı bilemesem de yüzünü güldürür, rahatlatır gönderirim. Sanırım ben derdimi dile dökemediğimden dostlarımın dertleriyle besleniyorum. Onların sıkıntılarını paylaştıkça benimkiler hiç oluyor. Ya da şükretmeme vesile oluyorlar. Onlara iyi geldikçe ben de iyi hissediyorum. Paylaşmazsak niye varız.
Ama bazende bunaldığım günler olmuyor değil, ki bu durum nadir oluyor.İşte o zaman kendime dönüyorum ve içime kapanıyorum. İşte böyle bir anda gözüme ilişti bu hadis; ” Dertliye yetişin. Kimin bir derdi varsa onu dinleyin. Bir kardeşinin ihtiyacını gidermek için, derdini dinlemek için yürüyen bir kimsenin her bir adımı umre sevabınca sevap alır” Hz. Muhammet (SAV)
Bir kez daha şükrediyorum. Azıcık olsun deva olabiliyorsam ne mutlu bana ve dostlar iyi ki varlar.

Sevgiyle ve Aşkla...

27 Mayıs 2012 Pazar


Yıl 1943.
Genç Mustafa’nın tayini kütüphaneci olarak Ürgüp Tahsin Ağa Kütüphanesi’ne çıkar. Devlet memurluğu o dönemde süper bir şey, çünkü özel sektör falan yok. Bizimki kütüphanede heyecanla okurları bekler; bir gün olur, beş gün olur, gelen giden yok.

Etraftakilerle konuşur, herkese anlatır:

“Bakın kütüphane bomboş duruyor, gelin kitap okuyun.” Gelen giden olmaz. Amirlerine durumu bildirir.

– Kardeşim otur oturduğun yerde, maaşını düzenli alıyon mu, almıyon mu?
– Alıyorum.
– Eee, o zaman ne karıştırıyon ortalığı, gelen giden olsa maaşın mı artacak? Başına daha fazla bela alacan, o kütüphaneye yıllardır kimse gelmez zaten…

23 yaşındaki genç memur “Ne yapayım, ne yapayım?” diye düşünür durur. Sonunda aklına bir fikir gelir, eşine söyler. Eşi önce “Deli misin bey?” der, ama kocasının bir şeyler üretme, işe yarama çabasını yakından görünce fikri kabullenir.

O dönem devletteki amirlerinin çıkardığı tüm engellerin tek tek, binbir güçlükle üstesinden gelir.

Çünkü o zaman da şimdiki gibi, “Aman bir şey yapmayalım da başımıza bir iş gelmesin. Çalışsan da aynı maaş, çalışmasan da“ zihniyeti aynen var.

O bıyıklı, kravatlı, asık yüzlü, sigara kokan, arkalarındaki Atatürk resminden utanmayan, ama ülkesine gram faydası da olmayan bürokratları zorlukla ikna eder ve bir eşek alır.

İki tane de sandık yaptırır. İki sandığa, kalınlığına göre 180-200 kitap sığar. Sandıkların üstüne “Kitap İare Sandığı” yazar. Kitapları eşeğe yükler ve köy köy gezmeye başlar.

Kütüphaneye de bir yazı asar:

“Sadece Pazartesi ve Cuma günleri açıyoruz.”

Köydeki çocuklar şaşırır.
Eşeğe bir sürü kitap yüklemiş bir amca, o gariban çocukların küçücük ellerine kitapları verir. Düşünün, Noel Baba gibi. Noel Baba yalan, Mustafa Amca ise gerçek. Geyikler yerine eşeği var.

Eşek de daha gerçek, Mustafa Amca da.

“Çocuklar bunları okuyun, aranızda da değişin. On beş gün sonra aynı gün gelip alacağım. Aman yıpratmayın, diğer köylerdeki arkadaşlarınız da okuyacak” der.

Mustafa artık Ürgüp’teki kütüphanede bir iki gün durmakta, diğer günler eşeği Yüksel’le köy köy gezmektedir.

Köylerdeki çocuklar Eşekli Kütüphaneciyi her seferinde alkışlarla karşılarlar. Kalpleri küt küt atar heyecandan, sevinç içinde yeni kitapları beklerler. Mustafa Amca‘nın ünü etrafa yayılır. Diğer devlet memurları makam odalarında sıcak sıcak oturup iş yapmazken, Mustafa’nın eşeği Yüksel yediği otu hepsinden fazla hak etmektedir.

Zamanla insanlar kütüphaneye de gelmeye başlar.

Mustafa bakar ki kütüphaneye kadınlar hiç gelmiyor.

Zenith ve Singer’e mektup yazar:

“Bana dikiş makinesi yollayın, firmanızın adını kütüphanenin girişine kocaman yazayım“ der. Zenith dokuz tane, Singer bir tane dikiş makinesi yollar (ilk sponsorluk faaliyeti). Salı günlerini kadınlar günü yapar. Kumaşı alan kadın kütüphaneye koşar. On makine yetmediği için sıra oluşur. Sırada bekleyen kadınların eline birer kitap verir, beklerken okusunlar diye. Okuma-yazma oranının düşüklüğünü görünce halkevlerine okuma yazma kursları vermeye gider. Halıcılık kursları başlatır, bölgede halıcılığı canlandırır. Bu arada valilik Mustafa hakkında dava açar, “kendi görev tanımı dışında davranıyor” diye. 50 yaşına gelen Mustafa Amca baskıyla emekli edilir.

Mustafa Amca köylüler arasında efsane olur, yıllar geçtikçe köylerdeki çocuklarda okuma aşkı yerleşir. 2005 yılında Mustafa Amca vefat eder. Tüm Kapadokya çok üzülür, aralarında toplanırlar. Ürgüp’e Eşekli Kütüphaneci Mustafa Güzelgöz ve eşeğinin heykelini dikerler.

Girişimcilik ne biliyor musun?

Bulunduğun yere yenilik katmalısın.

Mutlaka adım atmalısın.

Yaptığın iş olduğu yerde durup duruyorsa, sende bir uyuzluk vardır arkadaş. İnsan var, dokunduğu yere değer katar; insan var, dokunduğu yere değer kaybettirir.

Bakın Nevşehir’den ve bu ülkeden nice müdür, amir, vali, bürokrat, milletvekili, politikacı geçti; binlercesinin adını kimse hatırlamaz ama Mustafa Güzelgöz ve eşeğinin heykeli var.
www.kitaptiri.com

20 Nisan 2012 Cuma

Bisiklet Sevdam



Hızla pedal çevirir hızlanırsın ve ellerini iki yana açıp rüzgarı hissedersin...

Sanırım hiç bitmeyecek sevdalarımdan biri bisiklete binmek. Hele ki doğanın içindeysem. Hele ki sevdiklerimle beraberse. İçimi sadece huzur kaplar rüzgar yüzüme vurup saçlarımı savurduğunda ...



Neşeli günler dileğimle, sevgiyle ve aşkla...

17 Nisan 2012 Salı

Çok süslü, çok sempatik bişi oldu bu papiler yahuu : )



Allahıııım ilham perilerim geri mi geliyo acaba? Lütfen gelsinler ve gitmesinler :)
Kendimi bildim bileli eli hiç boş durmayan bana ben bile inanamıyorum. Ne oldu da iki senedir uzaklaştık bu işlerden anlamadım gitti.
İşte arada böyle ufak tefek şeyler yapınca da seviniyorum hobilerim geri döndü diye :)



Ufak tefek ama çok şeker oldu papilerim, tabii anında da göz koydu birileri :) İnşallah sahibine şans getirir, hayatında hep güzel çiçekler açar : )

buna mutlaka bakın ,
bide buna da bakın :)

Neşeli günler dileğimle, sevgiyle ve aşkla....

11 Nisan 2012 Çarşamba

Blogumu güncel tutmanın yollarını arıyorum :)



Blogumla arama giren tembellikden kurtulmaya çalışıyorum. Bilgisayarda post hazırlamaya üşeniyorum. Belki postlarım için telefonu kullansam daha mı kolay olur acaba diyerekten telefonla ilk post denememi yapıyorum :)

Fotoğrafı geçen hafta benim cennetim Botanik Parkta çekmiştim. Telefonla çektiğim için kalitesi biraz düşük olabilir ama olsun gene de güzel. Çünkü çiçekler güzel :) Doğayla içiçe olmayı seviyorum ve güzellikleri dostlarımla paylaşmayı da.
Son söz; Beni doğaya bırakın gerisine karışmayın : )

Sevgiyle ve Aşkla...

öylesine

Müziğin sesini duyamayanlar dans edenleri deli sanıyor. Nietzsche

1 Mart 2012 Perşembe

Keçe Kuşlarım ve Huzur Veren Yalova Sahili


Önce Keçe kuşlarım çünkü uzun zamandır ilk defa oturup keçelerle oynadım :) Kendimide bi iyi hissettim sormayın. Sevgili Sesiberin kuşlarından esinlendiğimi sanırım söylememe gerek yok :) Teşekkürler Sesiber.
Kuşlarımı dış kapımın üzerine astım şuanda ordan mutlu mutlu bana bakıyolar :)

Sabah saatleri Yalovam çok güzelsin çook.

Ailem Yalova'da olduğu için sık sık gidiyorum Yalova'ya. Ve gittiğimde olmazsa olmazım sahilde dolaşıp deniz kokusunu içime çekmek. Bu sefer martılar da bize eşlik etti. Gezdim tozdum huzurla doldum döndüm yuvaya :)

Sevgiyle ve Aşkla...

9 Şubat 2012 Perşembe

Bana gene mektup var ama bu sefer yıl 1979 değil 2012

Ağlıyoruuum. Birikti biriktide söküldümü ne. Gözler iki çeşme susturabilene aşk olsun.
Hani geçen bi mektuptan bahsetmiştim işte ondan bi tane daha geldi bu gün.

Gurbet yollarının çilesiydi ayrılıklar
Hasret yarasının merhemiydi mektuplar,
Şimdi mazide kalan sararmış mektuplar
Sarıyor ruhumu yaşlanmış hatıralar
Semra ASLAN
09.02.2012

Ablacığım seni seviyorum. Bana verdiğin sonsuz karşılıksız sevgi için teşekkürler.

Pembe Şeker Bursa


Gene Bursam bembeyaz. Sabah camdan gördüğüm manzara budur : )
İnsana huzur veren, mutluluk veren, umut veren beyaz....

Öylesine bir iki fotoğraf çekeyim dedim üstelik telefonla. Güzelliğe bakarmısınız. Heryer pamuk şekeri gibi. Bu kar nasıl pembe olmuş diyenlere :)) Sadece kırmızı şemsiyemin yansıması.

Rabbim herşeyi nasılda özenmişte yaratmış. Nasılda güzellikler sunmuş bize. Sabah sabah bu manzara, bu güzellikler nasılda iyi geldi bilemezsiniz. Ve ben bu günü pamuk şeker perşembe ilan ettim. İnşallah pamuk şekeri tadında günümüz olur.
Hepinizi kucaklıyorum.
Sevgiyle, Aşkla...

5 Şubat 2012 Pazar

07.12.1979 Küçücük bi yürek mutlu olsun diye mektup var

Hep çok sevildim, sevdimde. Küçücük yüreğimle çok erken hasreti tattım. Anılarıma sıkı sıkıya tutundum yüreğimi ferahlattım.




Pazar pazar eşelenirken buldum bu mektubu. Bi daha bi daha okudum çok duygulandım. Almanya-Türkiye arası git-gel yaşayan bütün dostlarım anlar neler hissettiğimi.
Ben şanslıydım Türkiye'de ki ailem sardı sarmaladı beni çok sevdim onları ve hala çok seviyorum. Ama ayrılık, ayrılık öyle zordu ki, aradan geçen onca yıla rağmen hala yüreğimde yaşıyorum o acıyı.

Oyyyy benim şu anda temizlik yapıyo olmam lazımdı. Gene gittiim nerelere.
Burası bi nevi günlük ya benim için çok çok önemli bu mektubu da kayıt altına almak istedim.
Canım Bartın ailesine bir kez daha sevgimi hissettirmek, teşekkür etmek istedim. Allah milyonlarca kez razı olsun kendi evlatları, kardeşleri gibi sahip çıktıkları için. Desteklerini hep hissettirdikleri için.

Mutlu Pazarlar Canlar
Sevgiyle, Aşkla...

1 Şubat 2012 Çarşamba

İnsanın anavatanı çocukluğudur

Lütfen sonuna kadar okuyun, özellikle çocuğu olan arkadaşlarım. İnanın hala gözlerim dolu dolu...

İnsanın anavatanı çocukluğudur

Bir gün seminere başlamadan önce kısa boylu güler yüzlü birisi geldi,

- Hocam elinizi öpmek istiyorum, dedi.

- Ben el öptürmekten pek hoşlanmam dedim, Aramızda şöyle bir konuşma yer aldı:

- Hayrola, neden elimi öpmek istedin?
- Hocam, üç sene önce sizin bir seminerinizi katıldım. Hayatım değişti.
O seminerden sonra daha mutlu bir ailem var ve size teşekkür etmek istiyorum; onun için elinizi öpmek istedim.
- Ne oldu, nasıl oldu?
- Üç yıl önce şirketimizin organize ettiği iki günlük bir seminerde bizimle beraberdiniz. O seminerin bitişine doğru dediniz ki,

"Bir insanın anavatanı çocukluğudur. Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur. Bir annenin, bir babanın en mühim vazifesi, çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına ve ebedi yanında kalacak bilgileri zamanında öğrenmesine fırsatlar oluşturmasıdır."
Bir süre sustu, bir şey hatırlamak ister gibi düşündü, sonra konuşmaya devam etti:
- Hatta daha da ilerisi için söylediniz; dediniz ki,

"Bir milletin en mühim vazifesi yine çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına fırsatlar oluşturmasıdır."

Ben bir baba olarak sizi duyduğum zaman kendi kendime düşündüm:

"Ben bir baba olarak çocuğumun çocukluğunu doya doya yaşamasına fırsatlar oluşturuyorr muyum? Böyle bir sorunun o zamana kadar hiç aklıma gelmediğini fark ettim. Ben ne yapıyorum, diye düşündüm.
Benim yaptığım sanırım birçok babanın yaptığının aynısıydı. Dokuz yaşındaki oğlum ben işten eve gelince beni görmemeye, benden kaçmaya çalışıyordu.
Neden kaçmaya çalışıyordu, biliyor musunuz, Hocam?
- Hayır, neden?
- Çünkü onu görünce hemen şu soruyu soruyordum. "Oğlum bugün öğretmeninin verdiği vazifeleri yaptın mı?" Tuhaf tuhaf bakıyor, gözünü kaçırıyor, daha da sıkıştırınca, hayır anlamına gelen, "cık" sesinden mada birşey duymuyordum.

Kızıyordum, söyleniyordum, "Niye yapmıyorsun ödevini!" diyordum. Aramızda devamlı tartışmalar, sürtüşmeler oluşuyordu. Tabii bunun sonucunda bütün aile huzursuz oluyordu.

Burada biraz sustu, soluklandı. Sanki hatırlamak istemediği anılar vardı; onların üstesinden gelmeye çalışıyordu. Sonra konuşmaya devam etti:
- Ben sizin seminerinizden çıktıktan sonra düşünmeye başladım. "Ben ne biçim babayım," diye kendime sordum. Seminer için geldiğim İstanbul'dan çalışma yerim olan Kayseri'ye gidinceye kadar otobüste bütün gece düşündüm ve sonra kendi kendime dedim ki, refikamla konuşayım, biz birlikte bir karar alalım. Diyelim ki bu çocuk isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama doya doya çocukluğunu yaşasın.
- Radikal bir karar!
- Evet, uçta bir karar, ama bu karar içime çok iyi geldi, Hocam. Gerginliğim, üzüntüm gitti, içim rahat etti. Ben eve gelince hayat arkadaşıma dedim ki, "hadi gel otur, konuşalım." Yemekten sonra oturduk konuştuk, çocuklar yattı biz konuşmaya devam ettik. Seminerde anlatılanları aktardım, böyle böyle böyle diye izah ettim ona ve en nihayet dedim ki, ya benim gönlümden ne geçiyor sana söyleyeyim. Bizim oğlumuz var ya bizim oğlumuz, o isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama çocukluğunu yaşasın! Şimdiye kadar onun çocukluğunu yaşamasıyla ile alakalı pek bir çaba göstermedik, bir şuurlu yol gösterici olmadık, oluruna bıraktık. Gel şimdi değiştirelim bunu.
- Refikanız ne dedi?
- Hocam biliyor musun ne oldu?
- Ne oldu?
- Karım hayretle bana baktı ve dedi ki, "Bu ne biçim seminer be! Kim bu adam? Öyle şey mi olur; yok bizim ki çocukluğunu yaşayacakmış! Bizim çocuk çocukluğunu yaşarken öbürküler sınıflarını geçecek ilerleyecek! Öyle şey olmaz."
- Anlıyorum; anne olarak çocuğunun geride kalmasını istemiyor, kaygılanıyor!
- Fakat hocam ben pes etmedim, bırakmadım, mücadeleye devam ettim. Her gün, her akşam gece yarılarına kadar karımla konuştum. Üç gecenin sonunda bana, peki ne halin varsa gör, dedi.
- Pes etti, yani. Peki, sen ne yaptın?
- İşte onu dediği günün sabahı eşofmanımı, ayakkabımı şöyle kapının yanına bıraktım işe gittim; işten dönünce oğlumun gözüne baktım ve dedim ki, oğlum bugün doya doya oynadın mı? Bana hayretle baktı ve "Hayır!" anlamına gelen "cıkk" dedi. O zaman, hadi gel beraber aşağıya ineceğiz, oynayacağız, dedim. Eşofmanımı giydim, ayakkabımı giydim, onunla beraber sokağa çıktık. Pencereden arkadaşları bakıyorlarmış, onlar da sokağa çıktılar; birlikte sokakta oyun oynadık. Akşam saat altıdan sekiz buçuğa kadar sokaktaydık. Eve gelince toz toprak içindeyiz, beraber banyoya girdik, duş yaptık. Havluyla kuruladım, çok mutluyduk ve o günden sonra işten dönünce her gün onunla oynamaya başladım. Her gün, her gün, her gün oynadım. Yedi gün sekiz gün sonraydı galiba, bir gün banyodan çıkarken onu kuruluyorum havluyla, kolumu tuttu, bana döndü ve dedi ki, "baba ya, ben seni çok seviyorum." Hocam nefesim durdu, gözüm yaşardı, konuşamadım. Çünkü farkına vardım ki, şimdiye kadar sevdiğini hiç söylememişti. Düşündüm, şimdiye kadar hiç söylemediğinin farkında değildim; belki ömür boyu söylemeyecekti.
"Ne büyük tehlike!" diye düşündüm. Ömür boyu onun bana bu cümleyi söylemediğinin farkında olmayacaktım.

- Demek farkına vardın, seni tebrik ederim. Senin farkına vardığın bu durum birçok anne ve babanın farkında olmadığı gizil, örtük ama mühim bir tehlike!
- İçimde bir şükür duygusu, havluyla çocuğumu kuruladım ve giydirdim ve artık her gün oyun oynamaya devam ettik. Zaman geçti, iki hafta sonra okul, öğretmen veli buluşması için okula davet etti. Daha önceki veli buluşmalarında öğretmen, "Sizin oğlunuz akıllı bir çocuk, ama vazifelerini kargacık burgacık yazıyor, dikkat etmiyor. Sınıfta arkadaşlarını rahatsız ediyor, onları itiyor kakıyor, lütfen onunla konuşun. Ödevlerine ilgi gösterin, sınıfta arkadaşlarını rahatsız etmesin. Vazifelerini oğru dürüst yapsın," demişti. O sebeple öğretmen buluşmasına

gitmekten çekiniyordum. Bu davet gelince ben refikama dedim ki, hadi okuldaki buluşmaya beraber gidelim! Yok, dedi, sen tek başına gideceksin, ben gelmeyeceğim.

- Karınız gelmek istemedi!
- Hayır istemedi. Ya beraber gidelim, diye ısrar ettim hayır hayır sen yalnız gideceksin dedi. Ben yalnız gittim ve diğer veliler geldikçe sıra bende olduğu halde sıranın arkasına geçtim, sıranın arkasına geçtim ki başka kimse olmadan öğretmenle konuşayım, diye.
Mahcup olacağımı düşünüyordum. Her şeyin daha kötüye gittiğini düşünüyordum.
En nihayet bütün veliler öğretmenle konuşmalarını bitirip gittiler.
Sıra bende! Öğretmenin karşısına geçtim, bana baktı gülümsedi, siz ne yaptınız bu çocuğa, dedi. Hiç cevap vermedim, önüme baktım. Lütfen söyleyin ne yaptınız bu çocuğa, dedi. "Çok mu kötü hocam?" diye sordum. Gülümsedi, hayır, kötü değil, dedi. "Artık sınıfta arkadaşlarını hiç rahatsız etmiyor, ödevleri iyileşti, tam istediğim öğrenci oldu. Ne yaptınız bu çocuğa siz?"
- Herhalde bir baba olarak çok mutlu oldunuz?
- Hocam biliyor musunuz öğretmenin karşısında ağlamaya başladım. İnanamıyordum kulağıma, içimden, vay evladım, biz sana ne yaptık şimdiye kadar, duygusu vardı. Eve geldim, karım yüzüme baktı, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı. "O kadar mı kötü?" diye sordu. Ona da cevap veremedim Hocam, ona da cevap veremedim! Ağladım. Daha sonra anlattım.

Hocam onun için sizin elinizi öpmek istedim, teşekkür ediyorum.

Benim oğlumun ve onun küçüğü kızımın hayatı değişti.

Ailemin mutluluğu kurtuldu. Hakikaten bir insanın anavatanı çocukluğuymuş.

Anavatanı mutlu olan bir çocuk çalışmasını, okulunu her şeyini bütün gücüyle yapar ve orada başarılı olurmuş.

"Gel seni yeniden kucaklayayım!" dedim. Kucaklaştık.
"Çocuklar Gülsün diye!" yaşayalım. Çünkü insanın anavatanı çocukluğudur.

Çocuklar gülerek, oynayarak büyürse, sonunda büyükler güler.

Büyükler mutlu olup gülümseyince bütün memleket, bütün insanlık güler.
Çocukların gülmesine hizmet veren herkese selam olsun!

Doğan CÜCELOĞLU

Sevgiyle, Aşkla....

18 Ocak 2012 Çarşamba

Lâ *sonsuzluk hecesi* - Nazan Bekiroğlu


*Bu kadar katışığın karışığın arasında Adem eğri ile doğruyu birbirinden ayırabilsin diye, Yaratan aklı yarattı. Diri ve parlak bir varlıktı. Onu Adem'in başına koydu. Lakin bir manası da düğüm olan akıl, kendi kendisiyle sınırlıydı.Kavrayamadığını reddediyordu. Bunun üzerine Kalpleri Sağlam Tutucu, kalbi yarattı, Adem'in göğsünün sol yanına bıraktı. Kalp, aklın çıkmadığı yücelere çıkacaktı. Akıldan daha diri daha parlaktı. (syf:23)

*Cennete son kez baktı.....(syf:48) (şeytan)

*Kaybetmişim, dedi. O kadar kaybetmişim ki, kaybedecek hiçbir şeyi olmayanların günündeyim artık. (syf:49)

*Elini göğsünün üzerine koydu.Sanki, dedi, bak tam şuramda, sol yanımda, kalbimin altında bir yer eksik kalıyor. Sonra bu kadarla kalmıyor, o eksiklik bütün ruhuma doluyor. Ne yapsam eksilmiyor ne yapmasam dolmuyor. (syf:59)

*Ama işte! Melek değil ki bu, insandı. Ona has ona mahsus değildi yalnızlık. Onun doğasına yalnızlık ihtisası yazılmamıştı.

*Havva...
Kimin sol yanını boş bıraktığını bilmiyordu. Kimi tamamlayacaktı? Kimi eksiltmişti? Merak etti. Gelmişti, öyleyse bu geliş sebepsiz değildi.(syf:66)

*Havva....
Parmağının ucunu Adem'in sol göğsünün altında, kalbinin üzerinde gezdirdi. Ben senin eğe kemiğinim. Bak tam şuranda benimle dolar bir boşluk. Ben olmasam sende bir yokluk ki ne yokluk. (syf:70)

*Üç şey seçtiler cennetten çıkarmak için:
Bir: Kelimeler
İki: Aşk
Üç: Annelik duygusu

Kelimeleri Adem yanına aldı, annelik duygusunu taşımak Havva'ya kaldı.
Ama AŞK çok ağırdı. Yarısını Adem sırtlandı, aşkın yarısı Havva'ya kaldı. (syf:152)

*Neydim ne oldum, derken, insan olanın ne oldum değil ne olacğım, demesinin anlamını kavradı. (syf:167)

*Rabbim...
Bana bütün haberlerin yerini tutacak bir haber gönder. Üzerime bir iyilik ve güzellik kondur. Avunmalığım olsun, hiç ummadığım bir sevinç nasp et. Latifsin lütfen. (syf:202)

* Öyleyse: Rabbi ondan razı, o Rabbinden razı.

Ve dahası dahası dahası...

Şimdi sırada İsimle ateş arasında var. Ama bu yürek dahasını kaldırabilir mi bilemedim...
Nazan Bekiroğlu'na sonsuz teşekkürler.

Sevgiyle ve AŞKla.....


Not:
Bir rivayette Hz. Havva'nın Hz. Ademin eğe kemiğinden yaratıldığı haber verilir.Eğe kemiği,erkeğin göğüs kafesinde yer alır;akciğeri çevreler,kalbi darbelerden korur.Bu konumuyla eğe kemiği ne kadarda kadına benzer...Kadın da tıpkı eğe kemikleri gibi erkeğine nefes alacak bir yuva sunar,onun hayatına genişlik,göğsüne ferahlık kazandırır.Eğe kemikleri akciğeri çevreleyerek kalbe giden hayat yollarını açık tuttuğu gibi,doğrudan kalbide korur.Bir kadını aşkı erkeğinin kalbine bu dünyada hayat suyu taşır,onu sancılı sevmelerden uzak tutar.Öyleki,eğe kemiği kırılmadıkca kalbe zarar gelmez.Kadında erkeğinin kalbini kırmamak adına kırılmayı,ezilmeyi göze alır.Eğe kemiğinin yapısıda kadına benzer.Güçlü fakat ince ve narindir.Kadında sabırlıdır,acıya,ayrılığa ve vefasızlığa sabreder.Bununla birlikte,kolayca kırılıverecekmiş gibi inceciktir,tatlı bir kavisle erkeği saran zarif bir biçimi vardır.Eğe kemiği erkeğin yan tarafında yer alır.Kadında varlığını ve koruduğunu hissettirmeden sessizce ve gizlice yanında durur erkeğinin...

11 Ocak 2012 Çarşamba

KÜÇÜK BİRŞEYLER

Sevgili Didem Sezgin'in kaleminden, 2012 için harika bir kılavuz çok beğendim sizlerle de paylaşmak istedim.

Bugün 2012’nin ilk gününün ilk havasını hep beraber soluyoruz. Bugün yeni yılla ilgili geçen senelerde olduğu gibi “ yenilenin- kabuk değiştirin- bir fark yaratın” gibi GENEL VE BELİRSİZ mesajlar içeren bir yazı yazmak hiç içimden gelmedi. Bugün her kimseniz ve her ne yapıyorsanız ( koşul ve şartlardan da bağımsız) fark etmeyecek bir öneriler listesiyle sizi harekete geçirmek dileğim. Çünkü hayatımızda neler değişmeli bilsek de zor olan hep, değişmesi ve gelişmesi gereken şeylerde o İLK ADIMLARI atmaktır. İsteriz ve nasıl da isteriz ki yeni yılımız diğerlerinden ( geridekilerden) bir adım ötede olsun. İş hep tembelliğimizde, iş hep küçük adımları kabul etmememizde tıkanıp kalır. İsteriz ki değişecekse her şey BİR ANDA, ŞIP DİYE değişsin ve gelişiversin. Bu yüzden ben derim ki, bu yıl büyük şeyler hayal edip oturmayı bırakıp ayağa kalkalım ve küçük şeyler yapmak için artık biraz istekli olalım. Ben sizlere BASİT AMA KOLAY OLMAYAN, KÜÇÜK AMA ETKİLİ birkaç maddeyle bu yıla birkaç yenilik katmanızı önereceğim. Bu maddeler aynı zamanda hepimizin şikâyet ettiği “ hayatımızın rutinleşmesine de” engel olacak nitelikteler.

1- Bu yıl kendi kişiliğinizde güçlü olduğunu düşündüğünüz TEK BİR YÖNÜ belirleyin ve parlatın. Parlatmaktan kastım, gücünüzü daha yakından tanımak ve gerekirse eğitimle bu yönünüzü daha çok geliştirmek ve insanlık için fayda sağlayacak şekilde daha sık kullanmak. Sonra kendinizi bu alanda göstermiş olduğunuz emek karşılığında ödüllendirin.

2- Bu yıl kendi kişiliğinizde zayıf olarak gördüğünüz TEK BİR YÖNÜ belirleyin ve geliştirmek için kolları sıvayın. Kolları sıvamaktan kastım, bu konuda kendinizi geliştirmek için okumak, gerekirse eğitim almak ve bu alanda başarılı rol modeller belirleyip örnek almak vb. Sonra kendinizi bu alanda göstermiş olduğunuz emek karşılığında ödüllendirin.

3- Bu yıl uzun zamandır hayalini kurduğunuz HEDEFLERDEN BİRİNİ ele alın ve hayata geçirmek adına elinizden geleni yapın. Hedefinizin küçüklüğü ya da büyüklüğü inanın önemli değil. Değişimin içine girmek ve kararlarınızın arkasında durmak bilin ki gerçekleşen hedeften çok daha HAZ VERİCİDİR. Sonra gerçekleştirdiğiniz hedefi sevdiğiniz birkaç kişiyle kutlayın.

4- Bu yıl hayatınızdan çıkartmak istediğiniz HERHANGİ BİR DURUMU sökün atın. Bu değiştirmek istediğiniz arabanızdan tutun da, kullanmadığınız bir objeye kadar her şeyi kapsayabilir. Hayatınızdan çıkarttığınız şeyin yerine herhangi bir yeni şey hemen koyun.

5- Bu yıl sizle derinden dostluk kuran TEK BİR ARKADAŞINIZA güzel bir jest yapın. Bu ona hediye almaktan, bir sıkıntısına çözüm bulmaya kadar birçok şekilde olabilir. Onu ne kadar sevdiğinizi ve hayatınızda ne kadar önemli olduğunu direk ifade edin.

6- Bu yıl sizin enerjinizi emen ve bir şey alamadığınız TEK BİR İNSANI hayatınızdan tereddüt etmeden çıkarın.

7- Bu yıl uzun zamandır ertelediğiniz TEK BİR KARARI etkili bir şekilde hayatınıza geçirin.

8- Bu yıl isteyip bir türlü elinizin varmadığı TEK BİR HEDİYEYİ kendinize hiç acımadan alın. Bu değiştirmeniz gereken bilgisayarınızdan almak istediğiniz bir kıyafete kadar her şey olabilir.

9- Bu yıl mesafe ya da farklı sebeplerle ( ortamınızın değişmesi gibi) görüşemediğiniz ve sevdiğiniz TEK BİR KİŞİYİ görmek için harekete geçin. Onun ne kadar uzak ya da alakasız bir ortamda olduğunu düşünmeyi bırakıp, size vereceği enerjiyi hatırlayın.

10- Bu yıl seyahatinizi gerçekten merak ettiğiniz TEK BİR ÜLKEYE YA DA TEK BİR ŞEHRE ayırın. Bu ülkeye ya da şehre gitmeden evvel orasıyla alakalı tüm bilgileri edinin. Gittiğinizde her türlü imkândan faydalanmaya ve orayı yaşamaya odaklanın.

11- Bu yıl işe giderken kullandığınız yolu haftada bir ( EN AZINDAN TEK BİR GÜN) değiştirin.

12- Bu yıl kıyafet stilinizi en azından TEK BİR GÜN değiştirin.

13- Bu yıl eski ve hoşlanmadığınız alışkanlıklarınızdan BİRİNİ usulca bırakın.

14- Bu yıl kazanmak istediğiniz TEK BİR YENİ ALIŞKANLIĞI hayatınıza usulca sokun ve arkasında durun.

15- Bu yıl sevdiğiniz ve size mutluluk veren TEK BİR AİLE FERDİNE sımsıkı sarılın ve ona ne kadar değer verdiğinizi ifade edin.

16- Bu yıl sizi üzen ve huzursuzluk veren TEK BİR AİLE FERDİNE mesafenizi koyun ve sizi ne kadar negatif yönde etkilediğini ifade edin.

17- Bu yıl enerjinizi tüketen TEK BİR MÜŞTERİNİZİ portföyünüzden çıkarın. Onun yerine daha iyi ve daha güzeline odaklanın.

18- Bu yıl sizi gerçekten memnun eden TEK BİR MÜŞTERİNİZİ ödüllendirin. Onunla çalışmaktan ne kadar keyif aldığınızı ifade edin.

19- Bu yıl kullandığınız ama memnun olmadığınız TEK BİR KELİMEYİ lukatınızdan kalıcı olarak çıkarın.

20- Bu yıl size enerji kaybettiren TEK BİR ORTAMDAN kalıcı olarak uzaklaşın.

21- Bu yıl size enerji verecek TEK BİR AKTİVİTEYE hayatınızda kalıcı olarak yer açın.

Bu maddelerin ne kadar basit olduğunu düşünmeyi bırakıp, bu yılın sonuna geldiğimizde “ yapılmayan ve tamamlanmayanlar” listemizin yerine bu maddeleri canlı kılmanın faydalı olacağına canı gönülden inanıyorum. Bu yıl SİZ AYAĞA KALKTIĞINIZ MÜDDETÇE her şey gönlünüzce olsun!

Didem Sezgin

Aşkla....

8 Ocak 2012 Pazar

Yusuf ile Züleyha-Nazan Bekiroğlu


Heybemde senden öte söz,
Gözümde senden ala yaş yok.
Sen Yusuf'um ol,
Ben yanmaya razı Züleyha!

İşte Bu söz aklıma düşürdü Yusuf ile Züleyha'yı

Aslında bir çoğunuz gibi biliyorum Yusuf ile Züleyha'yı ama birde Nazan Bekiroğlu'ndan okumak istedim.
Ahh ki ne ahhh neden okumak için bu kadar bekledim.
Çok kıymetli bir kardeşim önermişti de bana Nazar Bekiroğlu'nu kaç kere önüme geldiyse de bi türlü elim gidipte almamıştım bu kitabı. Ta ki yukarda ki yazıyı okuyana kadar. Yusuf ile Züleyha bi kere düştü gönlüme bi kaç gün sonra da gene çıktı karşıma ve kavuştuk birbirimize. Demek ki herşeyin bir vakti zamanı varmış.

Yazar öyle güzel, öyle şiirsel, öyle etkileyici bir dille yazmış ki bende onlarla yaşadım AŞK'ı.
Uzun süredir beni bu kadar etkileyen bir kitap okumamıştım. Kesinlikle tavsiye ediyorum.

Ya Rabbim gönlümü aç. (amin)

Etkilendiğim bölümlerin tamamını yazmak isterdim ama bu durumda bütün kitabı buraya yazmam lazım.
Ama azıcıkta olsa bişeyler paylaşmassam ruhum rahat etmeyecek.

*Her Aşk O'na çıkar sonunda, O'ndan başkasını sevmek imkansız gibidir. Seven neyi sevdiğini bilse de bu böyledir, bilmese de bu böyledir. (syf:15)

*Gel sana gül bahçesi nedir göstereyim, göster gül bahçelerini göreyim.
Sonsuzluk ne demekmiş gel bende bil. Ne demekmiş sonsuzluk sende bileyim. (syf:105)

*Seni sevdiysem, seni her görmemde ikinci kez görmediğimden. Her görmemde seni yenidenmiş gibi değil, yeniden gördüğümden. Odama her girişinde ilk kez girdiğinden. Kendi kendine bile tekrarlanmadığından sen.(syf:124)

*Sadece, Rabbim sen en iyisini bilirsin, dedi. Sen en iyisini bilirsin ve böyle olduysa, böyle olması gerekiyor demektir. Sana teslimim.(syf:153)

*İki bulut arasından aydınlanınca gökyüzü neler gördüğümü anlattığımda beni anlayan kalbe Bismillah! Ey kalbin üzerinde titreyen hüzün! Acıya Bismillah! Ateşe Bismillah! Gözyaşına Bismillah! (syf:176)

*Dua ki her duayı melekler taşır huzura, şimdi Rabbim, aç göklerinin kapılarını, duamı al huzuruna ve bana servetimi geri ver. (syf:194)

Nazan Bekiroğlu

Gönlüm huzurlu, gönlüm rahat..
Sevgiyle ve Aşkla......

5 Ocak 2012 Perşembe

Küçük Mucizeler Dükkanı / Bir Yumak Mutluluk - Debbie Macomber


Hayat saklanarak, umutsuzluklarla ve pişmanlıklarla harcanamayacak kadar kısa...
Dertlerle ve sıkıntılarla boğuşurken her gün, bir öncekinin aynısı gibi görünür.
Oysaki hayat her yeni gün kendi mucizelerini beraberinde getirir.

Hemde en beklenmedik anlarda...

İlk Kitabı hiç tarzım olmadığı halde içinde yün- yumak geçiyo diye almıştım. Yıllarca arkadaşlarıma yaymaya çalıştığım düşüncelerim öyle basit bir dille anlatılmış ki sevdim ben bu kitabı. Ve tabi hemen ardından ikinci kitabı da okudum.

Örgü örmek bana her zaman iyi gelmiştir,huzur vermiştir. Belkide en güzel hayallerimi örgü örerken kurmuşumdur. Hatta en ciddi kararlarımı bile örgü örerken vermiş olmam olası :)) Kısaca örgü örmek benim antidepresanım. Doktora, ilaçlara vereceğim parayı yatırıyorum yünlere bakıyorum keyfime :))

Kitaplara gelince, bu kitaplar mutlu mutlu kendini okutturan, bittirdiğinizde yüzünüzde hafif bir tebessüm bıraktıran, kısaca bizleri anlatan iki hoş kitap.

“Doğduğumuz andan itibaren hepimize bire yumak iplik veriliyor; bundan sonra mutluluğun desenlerini örmek ise bizim elimizde."

Sevgiyle ve Aşkla.....

3 Ocak 2012 Salı

Kısa Şekerlemeler İçin Şeker Battaniyem


Geçtiğimiz kış sırf ruhuma iyi geldiği için ördüm bu battaniyeyi. Bu motif ruhuma o kadar iyi geliyo ki. Öyle mi olcaktı böyle mi olcaktı diye düşünmeden örüp duruyosun. Bide bakıyosun ki bitmiş.

E tabi bide ortaya çıkan ürün güzel olunca daha bi hoşuna gidiyo insanın. Eylülden beri bayağı sıkıfıkıyız kendisiyle :) Kafa yormadan bişeyler yapmak istiyorsanız gerçekten tavsiye ederim.

Sevgiyle ve Aşkla...

*ev değil bonbon şekeri :) Bi turkuaz eksikti oda oldu içim rahat :)))*
 

KAÇ KİŞİ ONLINE